Bilimsel içerikler

Author

Admin

Admin has 21 articles published.

Para Ağaçta Yetişmiyor ama Yapraklarında Altın Bulabilirsiniz

in İlginç/Yeşil Dünya
Okaliptus ağacı

Genel olarak toprağın çok derinlerinden çıkarılsa da genellikle Avustralya ve çevresindeki adalarda yetişen okaliptüs yapraklarında da eser miktarlarda altına rastlanmıştır. Avustralyalı bilim adamları yapraklarda bulunan altının kaynağını araştırırken, altın ve bazı diğer madenlerin kaynaklarının nasıl bulunacağına dair yeni yöntemler geliştirmişlerdir.

Yakın tarihe kadar okaliptüs yapraklarındaki altının nereden geldiği bilinmiyordu. Araştırmacılar toprağı test ettiklerinde kaynağın yeraltı olduğunu anladılar. Hatta altın madenleri çevresinde bulunan okaliptüs ağaçlarının yapraklarında çok daha fazla altına rastladılar.

Altının yapraklarda toplanması için okaliptüs ağaçlarının çok iyi bir nedeni var. Altın bitkilere zararlı bir maden ve yapraklar da bir ağacın en kolay değiştirebildiği kısmı. Bu yüzden ağaçlar kök, gövde, dal gibi yenilemesi çok daha zor hatta bazı durumlarda imkansız kısımlar yerine topraktan aldığı altını yapraklarında saklamaktadır.

Kökler ise altını yerin 40 m derinliğinden almaktadır. Su ve minerallerle birlikte köklerden gövdeye ve sonrasında yapraklara ulaşmaktadır. Yapraklar su ve minerallerden, güneş ve karbondioksiti de kullanarak şeker üretmektedir. Ancak altın hiç kullanılmadan orada yaprak dökülene kadar kalmaktadır.

okaliptus_infografik

Peki o zaman okaliptüs yapraklarını toplayarak zengin olabilir miyiz? Malesef hayır. Yaprakların sadece %0.000005’i altından oluşmaktadır. Bu da neredeyse 500 ağacın yapraklarının tamamını kullanarak bir nişan yüzüğü yapabilmek demektir. Zaten yapraklardaki altın miktarı daha fazla olsaydı bu ağaçların yaşamına da zarar verirdi.

Buna rağmen bilim adamları bu keşif aracılığıyla madencilik şirketleri ve yerbilimcilere altın rezervlerini tespit etmeleri konusunda önemli bir bilgi sunmuş oldu. Aynı yöntem bakır ve çinko gibi diğer metal rezervlerinin keşfedilmesinde de uygulanabiliyor. Bunların yanında dünyanın başka bölgelerinde farklı türden ağaçlar incelenerek benzer metotların keşfedebileceği konusunda da araştırmalar yapılıyor.

Vanadyum: Güçlü Çelik, Enerji Verimliliği ve Dahası

in Sanayi Devrimi 2.0/Teknoloji/Yeşil Dünya
vanadyum

Vanadyum İspanyol maden bilimci Andres del Rio tarafından 1801 yılında Mexico City’de keşfedildi. Bu elemente eritronyum adını verdi ancak diğer bilim adamları yeni bir element keşfettiğine henüz tam olarak inanmamışlardı. 1830 yılında ise Nils Gabriel Sefstrom vanadyumu “tekrar” keşfetti. Saf vanadyumu ise 1867 yılında ilk kez Sir Henry Enfield elde etti.

Dünyanın hemen hemen bütün vanadyum rezervi Güney Afrika, Çin ve Rusya’da bulunmaktadır. Vanadyum bu bölgelerde alaşım olarak bulunmaktadır. Genel olarak da alaşım olarak faydalanılan bu maden, çelik alaşımını güçlendirmekten, enerji depolamaya kadar farklı yararlar sağlamaktadır.

Doğada ve Endüstride Vanadyum

Vanadyum toprakta, suda, bitki ve hayvanlarda, ufak miktarlarda bulunmaktadır. Mesela bazı balıklar suda bulunan vanadyumu kullanarak kendilerini vahşi yaşamda koruyabilmek için toksin madde üretmektedirler.

İnsanlar da yiyeceklerde bulunan eser miktarda vanadyumu tüketmekdirler. Fizyolojimizde bir yeri olabilieceği anlamına gelse de henüz yararları üzerine bir araştırma sonucu bulunmamıştır. Yüksek miktarda alınan vanadyum dozunun ise baş dönmesi, mide bulantısı ve göz, burun bölgesinde rahatsızlığa sebep olduğu gözlemlenmiştir.

Endüstride ise daha çok çelik ve diğer alaşımları güçlendirmek amaçlı olarak kullanılır. Küçük oranda eklenen ferrovaradyum bu metal alaşımlarını daha güçlü ve sıcağa karşı dayanıklı yapmaktadır. Aynı zamanda vanadyum dioksit de cama mavi veya yeşilimsi rengi katmak için kullanılmaktadır.

Enerji Depolama

2006 yılında bir Amerikan ve bir Alman şirketi Nevada, ABD’de bir vanadyum madeni açmak için beraber yola çıkmışlardır. Bu madende elde ettikleri vanadyum ile vanadyum redoks pili yapmayı amaçlıyorlardı. Yeniden şarj edilebilen pillerin bi türü olan redoks pilleri; temelde elektronun negatif yüklü bir sıvıdan (anot), membran üzerinden geçerek, pozitif yüklü diğer sıvıya geçmesi mantığıyla çalışır.

Bu vanadyum redoks pilleri enerji saklanmasında önemli bir rol oynayabilecektir. Örneğin geceleri üretilen fazla enerjinin, talebin daha fazla olduğu gündüz vaktinde kullanılmasını sağlamak amacıyla saklanması, veya gündüzleri evlerde bulunan güneş panellerinin ürettiği enerjiyi akşamları ev sakinlerinin daha çok enerjiye ihtiyaç duydugu vakitte kullanabilmeleri için saklanması gibi farklı yararları olacaktır.

Ancak vanadyum madenlerinin yakın zamanda tükenebileceği düşünüldüğü için vanadyumun enerji korunumu konusunda ne denli büyük bir etki yapacağı halen belirsizliğini korumaktadır. Çeliğe eklenen vanadyum miktarının da çok düşük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, çelik geri dönüşümünün de bu talebe cevap veremeyeceği düşünülmektedir.

Kuantum Bilgisayarlar: Yeni Sürüme Geçme Zamanı mı?

in Teknoloji
kuantum_bilgisayarlar

Akıllı telefonlarınızda ne sıklıkta mesajlaşıyorsunuz? Ya da laptop karşısında çok vakit geçirir misiniz? Haftasonu kahvaltı yapmak için yeni bir yerler ararken GPS’e ihtiyaç duyuyor musunuz? Bu ve çok daha basit işlemleri dahi yaparken aslında bir bilgisayar kullanıyoruz ve bilgisayarlar kuantum mekaniği olmadan var olamazlardı.

Kuantum mekaniği atom altı parçacıkların hareket ve etkileşimlerini inceleyen fizik biliminin bir alt koludur aslında. Bu şekilde ifade edildiğine bi hayli kompleks gözükse de temelde az önce tarif ettiğimiz basit işlemler için dahi kullandığımız bir prensiptir.
Günlük yaşamda kullandığımız telefon ve bilgisayarlarımız her ne kadar kuantum mekaniği prensiplerine göre hareket etse de, aslında hiç biri kuantum bilgisayarı değildir. Bir bilgisayara kuantum bilgisayarı diyebilmemiz için doğrudan kuantum mekanikleri ile veri işliyor olması gerekmektedir. Teoride bu şekilde çalışan bir bilgisayar ise günümüz bilgisayarlarından binlerce kat daha hızlı bir şekilde veri işleyebilme kapasitesine sahiptir.

Peki verileri hızlı işlemek neden bu kadar önemli? Çünkü artık insanlar her geçen gün çok daha fazla veri üretmeye başladı. Attığımız adımlar, yolladığımız mesajlar, sosyal medya hesaplarımız derken günün her anında veri üretir olduk. Bu verilerin gittikçe büyümesi de hızlı hesaplamalara ihtiyaç doğurmaya başladı. Bu sebepler de kuantum bilgisayarları heyecan verici bir gelişmeye dönüştürüyor.

Bazı Temel Prensipler

Kuantum Mekaniği bazı temel prensiplere sahiptir. Bunlardan biri de süperpozisyondur. Süperpozisyon bir atomaltı parçacığın siz gözlemleyene kadar aynı anda tüm durumlarda (enerji seviyelerinde) bulunması anlamına gelir. Algılaması güç geldiyse şöyle bir örnekle açıklayalım. Ben sizin nerede olduğunuzu görene kadar sizin bana hem Ankara’da hem de İstanbul’da olduğunuzu söylemeniz gibidir.
Bir çoğunuzun da bildiği gibi günümüzde bilgisayarlar verileri bit olarak saklar. Her bir bit 0 ya da 1 ile temsil edilir. Örneğin 2 bitten oluşan bir seri ancak şu dört değerden birini alabilir: 00, 01, 10 ve 11. Günümüz bilgisayarları ise bu 4 değerden sadece birini doğru kabul ederek işlem yaparlar.
Kuantum bilgisayarlar ise süperpozisyon sayesinde kuantum bitler(kubit) kullanırlar. Kubitler veriyi hem 0 hem de 1 olarak tutarlar ta ki bilgisayar o kubite ulaşmak isteyene kadar. O kubite ulaşıldığında ise ya 0 ya da 1 değerini alacaktır. Aynen benim sizin Ankara’da olduğunuzu öğrenmem gibi.
Bu da şu anlama geliyor; kuantum bilgisayarlar 2 bitten oluşan verilerin 4 muhtemel değerini de kullanarak hesap yapabileceklerdir. 4 kat kulağa çok gelmeyebilir ama veriler de zaten çok daha fazla bitten oluşurlar. Mesela 10 bitten oluşan bir veri 1024 (2^10) muhtemel değere sahiptir. Bu şekilde bakıldığında kuantum bilgisayarların, günümüz bilgisayarlarına kıyasla neden çok daha güçlü olduklarını anlamak zor olmasa gerek.

Yeni donanım ve yazılımlar

Kuantum bilgisayarları üretmek hiç de kolay değildir. Günümüz bilgisayarları mini transistörler kullanarak 0 ları düşük, 1 leri yüksek voltajlarla temsil ederler. Ancak kuantum bilgisayarların kubitleri kullanabilmeleri için atomaltı parçacık karakteristiklerine erişmeleri gerekmektedir.

Yani bir kuantum bilgisayar üretebilmek için kubitleri kullanabilecek yapıda bir donanım gerekmektedir. Bunun için de belli başlı teknikler mevcuttur. Bir teknikte süperiletken devreler kafes şeklinde örülerek kubitler bu kafeslerde saklanıp mutlak sıfır sıcaklıgın hemen üzerinde bir sıcaklıkta sabit tutulacaktır. Diğer bir teknikte ise elektromanyetik alanlar içerisine iyon atomları sıkıştırılarak kubitler saklanmaktadır.

Bu donanımsal sorunların yanı sıra yazılımsal sorunlar da kuantum bilgisayarların üretimi önündeki mevcut temel zorluklardan biridir. Kuantum mekaniğinin belirsizlik temelli kubitlerini kullanabilecek bir yazılım dili henüz mevcut değildir. Günümüzde mevcut yazılım dilleri bir verinin aynı anda sadece 1 adet belirli bit kombinasyonuna işlenebilmesini baz almaktadır.

Umut vaadeden teknoloji

Kuantum bilgisayarlar bu zorluklar aşılıp kullanılmaya başlandığında bir çok yararı beraberinde getirecektir. Süper hızları sayesinde bir çok deney ve simülasyon bilgisayarlar ile çok hızlı sürede yapılabilecek, bu da daha güvenli ulaşım enerji korunumu yüksek makineler, daha efektif tedavi yöntemleri gibi farklı alanlarda farklı konularda araştırmaları ileriye taşıyacaktır.

Yanlış ellere geçmeleri durumunda kötü sonuçlar da doğruabilecek bu teknoloji, her alanda oldugu gibi bazı riskleri de taşımaktadır. Şifrelerin arkasında korunan banka transferlerini geçmek, devlet verilerine ulaşmak kuantum bilgisayarlar ile hiç olmadığı kadar kolay olabilir.

Bu yüzden her teknolojik gelişmede olduğu gibi bu alanda da dikkatli ve sorumlu davranmak son derece önem arz etmektedir.

Biçilmiş Çim Kokusu - Bir Yardım Çığlığı

in İlginç
yeni_kesilmis_cimen

Biçilmiş çim kokusunun, bitkinin sıkıntıda olduğunu belirten bir gösterge olduğu geçmişte yapılan araştırmalarda görülmüştü. Ancak yakın zamanda yapılan araştırmalar, bu aromanın yararlı böceklere gönderilen birer yardım çığlığı da olduğunu gösteriyor.

Teksas’ın College Station şehrindeki A&M Agrilife Research adlı araştırma kurumunda bitki patolojisti olarak görev yapan Dr. Michael Kolomiets şöyle diyor: “Bitkiler korunmaya ihtiyaç duyduklarında çevreye uçucu organik bileşenler salgılar. Bu bileşenler, yararlı parazitler tarafından, zararlı böceklerin üzerine larva bırakmak için bir yemek daveti olarak algılanır.”

Araştırma makalesi The Plant Journal dergisinde yayınlanan Kolomiets’e göre bu çalışma insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerdeki farklılaşma süreçlerini düzenleyen ve büyük bir aileden oluşan yağ kaynaklı moleküler sinyallerin fonksiyonlarına odaklanarak ilerlerdi.
Bu sinyalleri daha iyi anlayabilmek adına Amerika Tarım Bakanlığı 2015 yılında Kolomiets’e bu sinyallerin kuraklığa karşı ne derece etkili olabileceğini araştırması için 490.000$ verdi.

Kolomiets, bitkilerdeki moleküler sinyallerin hayvanlardakine oranla daha az anlaşıldığının da altını çizdi.

“İnsanlar bu sinyallerin aktivitesini bastırmak için aspirin gibi bazı ilaçlar alıyorlar. Çünkü bu moleküllerin çok fazla üretilmesi baş ağrısı, vücut ağrıları gibi birçok farklı soruna yol açabiliyor” diyor Kolomiets. “ Bu, bitkiler tarafından üretilen metabolitler ile aynı grupta ama onlarla ilgili çok az şey biliyoruz.”

Yine de, saldırıldıkları zaman bitkilerin iletişime geçtiği biliniyor. Bu saldırı bir bahçıvanın makası da olabilir, istilacı bir böcek sürüsünün çeneleri de. Bitkilerin iletişim için kullandıkları yöntem, savunma proteinleri veya ikincil metabolitler üretmektir. Kolomiets’e göre buradaki amaç ya zararlı böcekleri kovmak ya da bitkinin kendisini daha az iştah açıcı hale getirmesidir. Bir sonraki adımda oluşan şey ise bilim adamlarının bir süredir çözmeye çalıştıkları bir konu.

Yağ asitlerinden elde edilen sinyal moleküllerinden en iyi tanımlanmış olanı jasmonik asittir. “Çünkü yasemin çiçeği (jasmine) tarafından üretilen bu asit, ilk yalıtılan uçucu.” diyor Kolomiets. Bitkilerde keşfedilen 600 oksilipin molekülünden biri olan jasmonik asidin birçok farklı fonksiyona sahip olduğu biliniyor. Yağ asitlerinden üretilen bir başka uçucu (volatil) grubu ise yeşil yapraklı uçucu bileşenleri.

Kolomiets ve takımı, bir böcek istilası esnasında bu bileşenlerin bitkide nasıl bir fonksiyon gösterdiğini test etmek için, biçilen çimlerin kesildiklerinde veya büküldüklerinde ürettikleri yeşil yapraklı uçucularını üretemeyen mutant (genetiği değişmiş) bir mısır bitkisi kullandılar.

Ve yararlı parazitlerin, yeşil yapraklı uçucularına sahip olmayan bitkilere dikkat etmediklerini gözlemlediler.

Kolomiets, “Bu moleküllerin aslında iki rolü var” diyor. “Birincisi, bitki üzerindeki zararlı böceğe karşı savunma birimlerini aktifleştiren jasmonate hormonunu etkin hale getirmek. Sonrasında bu molekül, uçucu olduğu için, yararlı parazitleri bitkiye çekiyor. Bu parazitler otçul böcekler tarafından çiğnenmekte olan bitkinin üzerine gelerek, kurtçukların üzerine yumurta bırakıyor.”

“Bu uçucuları kaldırdığınız zaman, bitki bir böcek tarafından yeşil yapraklarından bile yense, bitkinin yararlı parazitleri kendine çekemediğini ispatladık. Dolayısıyla bu uçucular parazitlerin cezbedilmesi için gerekli. Yeşil yapraklı uçucularının bu ikili fonksiyona sahip olduklarına genetik deliller getirdik. Bu uçucular hem bitkideki böcek öldürücü bileşenlerin üretimini aktifleştiriyor, hem de yararlı parazitlerin dikkatinin çekilmesini sağlayan yardım çağrıları göndererek dolaylı yoldan savunma sağlıyor.”

Kolomiets bu olguyu hem laboratuar ortamında hem de sahada test etti.

“Yapay böceklendirme yapmak zorunda kalmadık, çünkü bir sürü böceğimiz vardı,” diyor. “Yeterli böcek baskısı olduğu sürece saha koşullarında da bunun böyle olduğunu keşfettik; yeşil yapraklı uçucularına sahip olmadıklarında bitkiler böcek istilasına daha açık hale geliyor.”

Kolomiets araştırmasına jasmonatların ve yeşil yapraklı uçucularının etkisini sorgum gibi başka yeşil ekinlerin üzerinde de test ederek devam etmeyi ümit ediyor.

“Bu, buz dağının sadece görünen kısmı. Bu genin kuraklığa dayanıklılık gibi birçok farklı fizyolojik süreç için de gerekli olduğunu bulduk.” diyor ve ekliyor “Mutant bitkilerin böcek hasarına karşı savunmasız oldukları gibi kuraklığa karşı da daha güçsüz olduğunu gözlemledik. Yeşil yapraklı uçucularının kuraklık dayanımı üzerindeki fonksiyonunu ve nasıl işlediğini tanımlamaya çalışıyoruz.”

Bu bulguların kuraklığa ve böcek istilasına karşı daha dirençli türlerin yetiştirilebilmesi için üreticilere ve çiftçilere yardımcı olabileceğini vurguluyor Kolomiets.

Kâbusları Tedavi Etmek İntiharları Önleyebilir Mi?

in Psikoloji/Sağlık
kabus

Gece terörlerinin, diğer faktörlerden bağımsız olarak intihara meyilli davranışların artması riskine neden olabileceği görüldü.

Geçen yıl Amerika'daki ölüm vakalarının 40 bini intihardı. İntihar oranları son 10 yıla göre %20’den daha fazla arttı. Ve her bir intihara karşı 25 intihar girişimi gerçekleşiyor. Bu istatistikler bize bir şeyi gösteriyor: Mevcut müdahaleler düzgün çalışmıyor; insanların kendi canlarına kıymasını önlemek için yeni yöntemlere ihtiyacımız var. Ama nereden başlamalı? Mississippi State Üniversitesinde psikolog olarak görev yapan Michael Nadorff, tedavi edilebilir bir risk faktörünün karanlıkta gizli kaldığını iddia ediyor: Kâbuslar.

Nadorff’un son 5 yıldaki araştırmaları gösterdi ki kâbuslar intihar riskini artırıyor. Ve intihara meyilli bireylerin arasında bir önceki kişinin tedavisi, bir sonraki kişinin korunması için yenilikçi bir yaklaşım getirebilir.

Bilimsel terimlerle konuşacak olursak, intihar riski 3 etkenle ölçülüyor: İntihar düşünceleri, intihara meyilli davranışlar ve kişinin intihar yoluyla öleceğine ne kadar inandığı. 2011 yılında Sleep dergisinde yayınlanan bir çalışmada Nadorff ve meslek arkadaşları 583 üniversite öğrencisinin intihar riskini değerlendirdi ve kaygı bozukluğu, depresyon, kabus gibi belirtilerin intihar riski ile ne kadar bağlantılı olduğunu inceledi. Ulaştığı sonuç basitti: Belirtiler ne kadar şiddetliyse intihar riski o kadar yüksekti. Ama kâbusların etkisine daha dikkatli şekilde baktıklarında, kötü rüyaların intihar riskini diğer tüm etkenlerden çok daha isabetli şekilde öngördüğünü fark ettiler.
“Beni şaşırtan şey sadece kâbusların intiharla bağlantılı olması değil; aynı zamanda bu ilişkinin depresyon, kaygı bozukluğu ve travma sonrası stres bozukluğu (Post Trauma Stress Disorder, PTSD) gibi sorunları kontrol altına almamızdan sonra bile devam ediyor olmasıydı.” diyor Nadorff. “Yani burada insanların en büyük risk faktörü olarak gördüğü veya değer biçtiği bazı etkenler var ama kâbuslar diğer etkenlerin çerçeveleyemediği bazı şeylere sahip.“

Nadorff bu bulguları 2013 yılında Suicide and Life-Threatening Behaviour’da (İntihar ve Yaşamı Tehdit Eden Davranışlar) yayınlanan çalışmasında genişletti. Bir bireyin tecrübe ettiği kâbus süresinin (ay veya yıl bazında) önem arz ettiğini gösterdi. Diğer bir ifade ile ne kadar uzun süre kötü rüya görüyorsanız intihar riski o derece yükseliyor. 2014 yılında Affective Disorders (Affektif Bozukluklar) dergisinde yayınlanan çalışmasında Nadorff, kâbusların intihar teşebbüsü sayısı ile bağlantısına odaklandı. Yine farklı risk faktörlerinin nasıl etki gösterdiğini ölçmek istedi. İntihara teşebbüs eden kişilerin arasında, intihara tekrar teşebbüs eden veya etmeyen kişileri sınıflandırabilmemizi sağlayan faktörleri görmek istedi. “Depresyon belirleyici değildi, kaygı bozuklukları değildi, yaygın risk faktörlerinden hiçbiri değildi.” şeklinde belirtiyor Nadorff. Ama kâbus görmek tekrar intihara teşebbüs etme riskini 4 kat artırıyor.

Diğer ülkelerde yapılan farklı araştırmalar da benzer sonuçlara ulaştı. National FINRISK Araştırması 1972 yılından 2012’ye kadar her beş yılda bir yürütülen, Finlandiya’daki yetişkin nüfus üzerinde yapılan ve şu ana kadar 76.071 muhatabı olmuş bir sağlık araştırmaları serisi. Turku Üniversitesinde görev yapan araştırmacılar bu büyük nüfus temelli çalışmadan elde edilen verileri analiz ederek ve Finlandiya Uusal Ölüm Sicil Kayıtlarını değerlendirerek, sık kâbus görmenin intiharla ölüm riskini iki kat yükselttiğini buldular. İsveç’teki Gothenburg Üniversitesinde yapılan ve Psychiatry Research’te (Psikiyatri Araştırmaları) yayınlanan bir çalışmaya göre, intihar girişiminde bulunan kişiler içerisinde kâbus görenlerin sonraki iki yıl içerisinde tekrar intihar girişiminde bulunma riski daha fazla. Son olarak, 2012 yılında Clinical Psychiatry dergisinde yayınlanan ve 14 çalışmanın toplu çözümlemesini yapan bir araştırma, kâbus gören bireylerin kabus görmeyen bireylere göre intihara meyilli davranışları 2.61 kat daha fazla sergilediklerini analiz etti.

Niçin? Kâbusların intihara meyilli davranışları kışkırtan yönü nedir?

İlk not edilmesi gereken şey kâbus görmenin durumsal içeriği. Kötü bir rüyadan uyanmak aşırı derecede stresli ve vücudu yıpratan bir tecrübe. Uykunuzdan rahatsız edici bir görüntüyle sarsılarak uyanıyorsunuz, karanlıkta tek başınıza uzanmış haldesiniz ve kalbiniz deli gibi atıyor. Belki eski eşinizin sizi aldattığını gördünüz, belki sevdiğiniz birini kaybettiğinizi ya da meslekten atıldığınızı. Şimdi bu kaygı dolu atmosferin içine tıkanmış durumdasınız. Ve tekrar uyumak imkânsız. Normal zamanlarda düşünmemeyi tercih ettiğiniz duygusal problemler üzerinize üzerinize geliyor.

Nadorff bu durumun intihar düşüncesine olan etkisini “Günlük hayatta sahip olduğunuz destekleriniz yok, dolayısıyla daha az kalkanınız var” ifadeleriyle açıklıyor. Bu bilgiler ışığında, kâbus görmenin kişiyi uçurumun kenarına sürükleyebileceğini söyleyebiliriz.

Aslında Pensilvanya Üniversitesi tarafından yürütülen ve 2014 yılında Sleep dergisinde yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar intiharın gece saatlerinde gerçekleşmesi ihtimalinin daha yüksek olduğunu buldu. Özellikle de saat 24.00 ile 6.00 arasında. Araştırmacılar bu çalışma için Ulusal Vahşi Ölüm Raporlama Sisteminden eriştikleri bilgilerle 35 binin üzerinde intihar vakasının tahmini saatini belirlediler. Günün her saati için ayrı ayrı intihar teşebbüsünde bulunan kişilerin toplam uyanık kişi sayısına oranı hesaplandı. İntihar vakalarının %16'sı gece saat 2 ile 3 arasında yaşanırken gündüz saat 6.00’dan gece 24.00’a kadar her saat diliminde görülen oran ortalama %2. Aynı araştırmacıların hazırladığı ve 2016 yılında Sleep Medicine Reviews’ta yayınlanan çalışmada, geceleri uyanık olmanın bile başlı başına intihar riskini yükselttiği vurgulanıyor. Çalışma şu ifadelerle bitiriliyor: İntihar önleme programlarında hedef odaklı kâbus ve uykusuzluk tedavileri de göz önünde bulundurulmalı ve bir arada değerlendirilmeli.

Ne yazık ki çoğu doktor, hastanın kâbusları ile ilgili sorular sormuyor ve hastalar da kendi kendilerine kâbuslarını dile getirmiyorlar. 2015 yılında Clinical Sleep Medicine dergisinde yayınlanan bir çalışmalarında Nadorff ve meslek arkadaşları bu problemi inceledi. “İntihar kliniklerine her zaman sorarım, risk değerlendirmesi yaptığınızda kâbuslarla ilgili hiç soru soruyor musunuz? Ve hiçbiri hiçbir zaman olumlu yanıt vermiyor. Hiçbiri, hiçbir zaman…”

Neyse ki kâbus tedavisinde uygulanan kolay, hızlı ve etkili çözümler var. Bunlardan en yaygın olanı uyanıkken görselleştirme tekniğini kullanarak kâbuslar üzerinde değişiklik yapan İmgesel Tekrarlama Terapisi (Imagery Rehearsal Therapy, IRT). İlk adım görülen kâbusun hatırlanması ve kağıda yazılması. Kişi sonrasında kâğıda yazdığı kâbusu daha tercih edilebilir bir sonla bitirir. Bu “mutlu son”la biten kâbus gün içerisinde 10 ila 20 dakika arasındaki bir süre ile görselleştirilir. IRT, hastalar tarafından kolayca kaldırılabilir bir tedavi. Ayrıca araştırmalara göre bu tedavi kâbus görme sıklığını ve kâbusun şiddetini uzun vadede önemli ölçüde düşürüyor.

Kâbus terapisinin hasta için bir avantajı da sürekli depresyona veya intihar düşüncelerine odaklanmak yerine kötü rüyalar hakkında konuşmanın daha kolay bir seçenek olabilmesi. “İnsanlar bundan zevk alıyorlar gibi görünüyor” diyor Nadorff ve ekliyor “ Bu benim en sevdiğim tedavi yöntemlerinden biri aynı zamanda”. IRT ayrıca uyanıkken görülen intiharla bağlantılı belirtilerin de zayıflamasını sağlıyor. “ Kâbusları tedavi edin; depresyon düzelmeye başlar, kaygı bozuklukları düzelmeye başlar ve bizi endişeye sevk eden tüm diğer sorunlar bir şekilde düzelmeye başlar.”

İşin en iyi yönü? Bu basit tedavi sadece 2 veya 3 seansta kâbusların azalmaya başlamasını sağlayabiliyor. Her ne kadar bu yaklaşımın enine boyuna değerlendirilmesi gerekiyorsa da IRT ile kâbusları tedavi etmek intihar tedavisinde uygulanabilecek ideal yöntemlerden biri olabilir. Özellikle de intihar teşebbüsünde bulunmuş olan kişilere uygulandığı takdirde.

Turing Testi Nedir?

in Yapay Zeka
turing_testi

Alan Turing Ve İmitasyon Oyunu

Alan Turing’in 1951 yılında öne sürdüğü “İmitasyon (Taklit) Oyunu” isimli test, belki de makine zekası kavramının ne olduğunun nihayet ortaya konmasını sağlıyordu. Bu oyunun Turing'in açıkladığı ilk versiyonu, herhangi bir tür bilgisayar zekasını içermiyordu. Birbirlerine bilgisayar ekranı ve klavye aracılığı ile bağlanmış 3 oda hayal edin. İlk odada bir erkek oturuyor, ikinci odada bir kadın oturuyor; üçüncü odada oturan kişiyi ise hakem olarak adlandıralım. Hakemin görevi kendisiyle bilgisayar aracılığı ile konuşan iki kişiden hangisinin erkek olduğunu saptamak. Erkek, erkek olduğunu ispatlamak için sunabildiği tüm delillerle hakeme yardımcı olmaya çalışacak (Teknik olarak kısıtlı bilgisayar terminalleri kullanıldığı için fiziksel ipuçları verilemiyor). Kadının görevi ise kararın yanlış çıkmasını sağlamak, yani hakemi kandırarak ve karşı tarafın delillerini çürüterek hakemin kendisini erkek olarak tanımlamasını sağlamak.

Tüm bunların makine zekası ile ne ilgisi var? Turing oyunun bu aşamasında bir değişiklik önerdi: Bir erkek ve bir kadın katılımcı yerine, cinsiyeti fark etmeksizin bir insan ve karşısına bir makine koymak. Hakemin buradaki görevi katılımcılardan hangisinin insan hangisinin makine olduğunu tespit etmek. Turing'in burada öne sürdüğü düşünce şu: Eğer hakemin kararı % 50’den daha az isabetli ise, yani hakemin bilgisayar veya insan seçiminde bir fark yoksa, bu durum bilgisayarın insanoğlunun kabul edilebilir bir kalitedeki simülasyonu olabileceğini, yani zeki olduğunu gösterecekti. Bu oyun son zamanlarda tek katılımcı içerecek şekilde yeniden tasarlandı. Artık hakemin görevi iki katılımcı arasından seçim yapmak değil, tek katılımcının bilgisayar mı yoksa insan mı olduğunu anlayabilmekti.

Doğal Dil İşleme ( Natural Language Processing - NLP)

Biraz Turing Testini başarıyla geçmek amacıyla, biraz da sadece eğlencesine 1970'li yıllarda insan-bilgisayar bariyerlerinden ilkini: dili aşmaya çalışan bir grup program türedi. Çoğunluk itibariyle çok basit tasarımı olan bu programlar, zekice cümleler kurulmasını sağlayacak bazı kural kodlarıyla örülmüş küçük sözcük veritabanı (genellikle İngilizce) içeriyordu. Her ne kadar bu programların çoğu ne yazık ki başarısız olmuş olsa da, bazıları inanılmaz popülarite kazandı. Bunların içerisinde belki de en meşhur olanı Joseph Weizenbaum’un ELIZA’sı idi. 1966 yılında yazılan bu program, en ikna edici olanlardan biriydi ve uzunca bir süre de öyle kaldı. Eliza, Cars Roger’ın terapi prensipleri ile hareket eden bir Rogerian psikoterapisti taklit ediyordu (Rogerian terapisti empati kurar, ancak pasif hareket eder. Yönlendirici sorular sorar, ama çok az konuşur. Örneğin “Bu konuyu biraz daha açar mısın?” veya “Bu seni nasıl hissettirdi?” der); ve bir süre boyunca oldukça ikna edici de oluyordu. Eliza kodlarındaki zeka ile ilgili bir ipucu yok, basit “anne” veya “karamsar” gibi kelimeleri tarıyor ve geniş veri tabanından uygun soruları çekiyor. Bunu başaramazsa konuşmayı devam ettirebilmek için genel içerikli bir cümle üretiyor. Çoğu program benzer şekilde anahtar kelime eşleştirme prensibi ile hareket ettiği için, temel cümle kalıpları bilgileri ile destekleniyor. Ancak bu programların neler yapabileceğini kavramanın bizzat deneyerek araştırmaktan daha iyi bir yolu yok. Öğrencilerin, güçlü ve zayıf yanlarının keşfedilmesi için bu programları kullanmaları teşvik ediliyor.

Turing, testini 1951 yılında öne sürmüş olmasına rağmen 40 yıl sonrasına yani 1992’ye kadar bu test gerçek anlamda tamamlanmamıştı. Yapay zekanın başarıya ulaştığını görmeyi çok arzulayan Doktor Hugh Loebner, bu testi geçen ilk girişimciye 100 bin dolar ödül vaat etti. Ancak 1991 yılındaki yarışmada bazı ciddi problemler ortaya çıktı (belki de en önemlisi tüm hakemlerin bilgisayar uzmanı olması ve bilgisayarları kandırmak için hangi soruların sorulması gerektiğini tam olarak bilmeleri idi) ve 1995 yılına kadar bu yarışma tekrar açılmadı. Bu yarışma 1995'ten beri yıllık olarak tekrarlanıyor ancak henüz bir kazanan çıkmadı. İnsana en fazla benzeyen bilgisayarlara bazı küçük ödüller veriliyor olsa da , Turing’in amaçladığı yüzde elli başarı oranını geçebilen bir program olmadı.

Turing Testinin Geçerliliği

Alan Turing'in İmitasyon Oyunu, zaman içerisinde seyrinde sadece çok az bir yavaşlama görülen 40 yıllık tartışmalarla beslendi. Tartışmanın bir tarafında insansı etkileşim, insan benzeri zeka için mutlak bir esas olarak görüldü. Unresponsive (tepkisiz) bir programın sınırları içerisinde tıkalı kalan bir yapay zeka başarılı olsa bile değersizdi. Bazıları Turing Testini daha da genişletti. Steven Harnad “Total Turing Testi”ni öne sürdü. Makine bu testte sadece dil yerine insan emeğinin dahil olduğu bütün alanlarla etkileşime geçebilmeliydi. Ve test beş dakikalık bir konuşma yerine, yaşam boyu devam edebilmeliydi. James Sennett de Turing Testi için benzer bir kapsam genişlemesi önerdi: Yapay zeka sadece insan düşüncelerini değil, birey karakterini de taklit edebilmeli idi. Yazar, vurgulamak istediği noktayı örneklendirmek için Star Trek’i kullanıyor: Sonraki neslin karakteri,“Data”

Karşı görüşte olan kişiler tarafından, Turing’te uygulanan zekanın davranışsal kriterleri ya yetersiz olmakla ya da belki de tamamen alakasız olmakla eleştiriliyor. Onların iddialarına göre davranış bir kenara bırakırsa bile, önemli olan şey bilgisayarın kavramsal bir kapasitesi olduğunu ispat etmesi. Bir program konuşabilmek için zeki olmak zorunda değil. Turing testinden kalabilecek insanlar bile var, ve bazı zeki olmayan bilgisayarlar ise bu testi geçebilir. Muhaliflere göre bu test, zekanın ölçülebilmesi için ne zorunlu, ne de yeterli.

Yaşlanıyor Olmak Sizi Nasıl Hissettiriyor?

in İlginç/Sağlık
yaslanmak

Bugün doğum günün! Pastanın üzerinde fazladan bir mum gördün ve tam bir yıl yaşlandığını fark ettin. Yaşlanıyor olmakla ilgili karmaşık hislerin var. Yaşlanmak daha fazla tecrübe kazanmak anlamına geliyor ama sorumlulukların da arttı. “Yaşlı” bir kadın veya “yaşlı” bir erkek olman artık an meselesi! Keşke Harry Potter'daki Felsefe Taşı gerçek olsaydı ve sen sonsuza kadar genç kalabilseydin…

Sen, ben ve çevremizdeki herkes geriye dönüşü olmayacak şekilde yaşlanıyor. Bu böyle mi olmak zorunda? İnsanlığın, yaşlanma sürecini yavaşlatmak ve hatta durdurmak için yapabileceği hiçbir şey yok mu?

İnsanlar Niçin Yaşlanır?

Bilim adamları insanların niçin yaşlandığını tam olarak bilmiyor. Ancak bazı teorileri var.

Aşınma Ve Yıpranma Teorisi

Bu teoriye göre vücudumuzdaki hücreler ve dokular işlev gördükçe yıpranıyor. Diğer bir ifadeyle vücudunuzu ne kadar çok kullanırsanız o kadar hızlı yaşlanırsınız. İlk duyulduğunda kulağa mantıklı gelebilir. Ama eğer bu teori doğru olsaydı, yüksek performanslı atletlerin çok daha hızlı yaşlanmaları gerekirdi. Ama öyle olmuyor!

Yaşam Oranı Teorisi

Hibernasyon (Kış Uykusu) Teorisi olarak da bilinir. Bu teori, metabolizma hızı yüksek olan insanların daha kısa bir ömür sürecek yerini öne sürer. Metabolizma hızınız, vücudunuzun fiziksel olarak ne kadar zorlu çalıştığını ifade eder. Başka bir deyişle vücudunuzu ne kadar zorlarsanız o kadar hızlı yaşlanırsınız. Ve yine atletler bu teorinin de yanlış olduğunu ispatlıyor. Bedenlerini atlet olmayan çoğu kişiden daha fazla zorluyorlar. Hatta aslına bakarsanız bazı araştırmalar fiziksel olarak daha güçlü olan bireylerin daha uzun yaşama eğilimi gösterdiklerini keşfetti.

Çapraz Bağ Teorisi

Bu teoriye göre, yaşlandıkça vücudumuzdaki proteinler birbirine bağlanır. Bu durum bazı işlevsiz proteinlerin vücudumuzda birikmesine yol açar. Bilim adamları bu bağlanmayı, yaşlı insanlarda daha çok görülen nörodejeneratif bir hastalık olan Alzheimer hastalığında gördüler.

Serbest Radikaller Teorisi

Bu teoriye göre, serbest radikal isimli, vücut bileşenleri ile kolayca tepkimeye girebilen süper reaktif moleküller, hücrelerdeki DNA ve proteinlere hasar veriyor. Bu hasar çoğaldıkça yaşlanma belirtilerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Antioksidan içeriği zengin olan gıdalar tüketmek (lahana ve ufak taneli meyveler gibi) bu serbest radikallerle savaşmanın popüler bir yolu. Ancak serbest radikallerin muhtemel yararları üzerine yapılan araştırmalar henüz çok yetersiz. Hatta çok fazla antioksidan tüketmenin zararlı olabileceğini savunan bazı çalışmalar bile var.

Yaşlılıkla Mücadele Edebilir Misiniz? Etmeli Misiniz?

Bilim adamları, yaşlandığınız zaman sizi bazı hastalıklardan koruyarak ömrümüzü uzatabilecek bazı ilaçları araştırıyor. Ancak yaşlanma sürecinizi yavaşlatmanın bir yolu zaten vücudunuzda gizli olabilir!

2015 yılında yapılan bir deneyde, yaşlı bir fare ile genç bir farenin dolaşım sistemleri birbirine bağlandı. Yaşlı farenin hemen her organı gençleşecek şekilde yenilendi. Araştırmacılar şimdi genç ve yaşlı bir insanın kanlarını kullanarak bu sonuçları tekrar üretebilip üretemeyeceklerini test ediyor.

Ancak yaşlılıkla savaşmanın hiçbir yolu olmasa bile, tutumunuzun nasıl yaşlandığınız üzerinde etkisi olduğu ortaya çıktı. Çalışmalar gösterdi ki, gençken yaşlılığa dair “olumsuz” şablonları olan kişilerin, yaşlandıklarında Alzheimer hastalığı ile bağlantılı beyin karakteristikleri geliştirme riski daha yüksek oluyor. Bunun niye ve nasıl böyle olduğu tam olarak bilinmiyor ama araştırmacılar stresle bağlantılı olduğunu düşünüyor.

Bu arada hayata karşı pozitif bir bakış açısı geliştirmek de fiziksel ve zihinsel yaşlanma sürecini etkiliyor. Araştırmalar yaşlanmaları ile ilgili pozitif düşüncelere sahip olan kişilerin, negatif düşüncelere sahip olan kişilere göre daha uzun yaşadığını öne sürüyor.

Bilim adamları yaşlanmanın nedenlerine dair tartışmaya ve yeni teorileri üretmeye devam edecekler. Belki de bir gün insanların tam olarak neden yaşlandığını bulacaklar. Şimdilik emin oldukları tek şey, yaşlanmanın çok karmaşık bir süreç olduğu.

Zamanı geri çevirmeye çalışmak yerine, yaşlanma ile ilgili olumlu bir tutum geliştirmek belki de yapılabilecek en iyi şey. Ne kadar uzun yaşarsanız yaşayın mutlu ve dolu dolu geçirilmiş bir ömür çok daha önemli. Madem öyle, güzel düşünün… Hatta belki de bu sayede daha uzun yaşarsınız!

Kütle Çekim Dalgaları Nedir?

in Pozitif Bilim/Uzay
kutle_cekim_dalgalari

Yer çekimi dalgaları, diğer bir ifadeyle kütle çekim dalgaları ne demektir? Yer çekimi aşina olduğumuz bir kavram fakat dalgalanma tam olarak ne demek? Bu soruyu yanıtlamak için önce “uzayzaman” diye isimlendirilen olguya bakalım. Mekânı (uzayı) ve zamanı iki farklı konu gibi düşünmeye eğilim gösteririz; mekânın içinde hareket ederiz ve zamanın akışını fark ederiz. Ancak zaman ve mekânın iç içe geçmiş, birbirlerinden ayrılamaz konular olduğunu farketmek biraz güç olmuştur. Görünen o ki bu konu Einstein'ın meşhur görelilik (rölativite, izafiyet) kuramının değerlendirilebilmesi açısından büyük önem taşıyor (Not: Einstein'ın aslında iki farklı görelilik teorisi vardı: Genel görelilik ve özel görelilik). Burada önemli olan nokta şu; gerçekliğin yapı taşı olan uzayzaman, iki nokta arasındaki mesafenin kısalıp artmasının, yani dalgalanmanın ta kendisi. Uzayzaman, yer çekiminin yayıldığı ortamdır. Aynı ses dalgalarının sıkıştırma - genişletme yolu ile hava içerisinde yayılması gibi.

Peki gerçekliğin dalgalandığını nasıl söyleyebiliriz? Aralarında mesafe olan 2 duvar düşünün ve bu mesafeyi tam tamına ölçebildiğinizi varsayın. Her saat başı dışarı çıkıyor ve bu mesafeyi ölçüyorsunuz. Tüm ölçümleriniz aynı sonucu veriyor. Ama son ölçümünüzde duvarların bir miktar yaklaştığını fark ediyorsunuz. Duvarları kontrol ediyorsunuz ve hareket etmediklerinden emin oluyorsunuz. Hatta bir saat sonra mesafeyi tekrar ölçüyorsunuz ve ilk ölçümlerdeki sonucun aynısını alıyorsunuz. Bu, o aradaki bir tane garip ölçüm esnasında iki duvar arasındaki mekânın sıkıştığı anlamına geliyor. Havadaki atomlar küçülmedi ve sayıları azalmadı (belki de azaldı ama önemi yok; çünkü saymıyorsunuz). Sadece mekânın kendisinin bir bölümü sıkışmıştı.

Kütle çekim dalgası da tam olarak bu. Ses dalgalarının yüksek basınç ve alçak basınç alanlarından oluşması gibi, kütle çekim dalgası da mekanın sıkışan ve genişleyen bölgelerinden meydana geliyor. Bu dalgalar evrende hareket ettikçe uzay sıkışıyor ve genişliyor.

11 Şubat 2016’da Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory (LIGO) kuruluşu kütle çekim dalgalarını gözlemlediğini ilan etti. LIGO, 1.3 milyar ışık yılı uzağımızda birleşen 2 kara deliğin ürettiği bu dalgayı 14 Eylül 2015’te fark etti. LIGO’daki bilim adamları ölçüm için örneğimizdeki gibi metre veya duvar kullanmadılar. Son derece hassas olabilmek adına uzay aynaları ve lazerler kullandılar. Ayrıca aynalanan mesafenin “dalgalanmış gibi” görünmesine yol açabilecek tüm etkenleri eleme konusunda çok dikkatli hareket ettiler. Aynalar arası mesafeyi ölçmek için kullandıkları lazer teknikleri çok hassas ölçümler yapabilmelerine olanak sağladı, tüm dalga sadece 0.2 saniye boyunca görüntülenebilecek kadar güçlüydü.

Madem bu dalgalar her yerde uçuşuyor, mesafelerin durduk yere uzanıp kısalmasının bariz şekilde görünüyor olmasını bekliyor olabilirsiniz. Ancak ne yazık ki bu dalgaların ölçeği çok küçük; o kadar küçük ki uzayı sadece metre sıkıştırabiliyorlar. Bu bir hidrojen atomunun yaklaşık olarak milyon çarpı milyonda biri kadar bir uzunluk. Şöyle de ifade edebiliriz: Aynalar arasındaki mesafe, en yakınımızdaki yıldızla aramızdaki mesafe kadar olsaydı; değişim miktarı bir saç telinin kalınlığı kadar olurdu.

Dolayısıyla bu değişimi tespit etmek çokça emek ve son derece ileri teknoloji gerektirdi. Herkesi fevkalâde heyecanlandıran faktörlerden biri de buydu. Bu keşfi heyecanlı kılan etkenlerden biri de daha yeni keşfedilen bu dalgaları öngören genel görelilik teorisinin, Einstein tarafından yüzyıldan daha uzun bir süre önce ortaya konulmuş olmasıydı. Bu kadar uzun bir denetim ve analiz sürecini başarıyla atlatmak, bir teori için çok büyük bir olay. Ancak kütle çekim dalgaların büyük bir haber niteliği taşımasının en büyük nedeni, bunların ikisi de değil.

Tarih boyunca insanlık sadece ışık yayan gökbilimsel olayları gözlemleyebildi. Teleskopun icadı ile birlikte evrenin daha önce hiç olmadığı kadar derinine bakabildik. Radyo teleskopları ve X-Ray teleskopları sayesinde ise insan gözünün fark edemediği ışık dalga boylarını görebildik. Ama kara delik birleşimi gibi ışık yaymayan olaylar teleskoplarla gözlemlenemez. Başka bir teknik yardıma yetişti: Kütle çekimsel dalga detektörleri. Bu, hayatı boyunca duymamış birine duyma yeteneği verilmesi gibi bir şey. Artık algılarımızın açık olduğu yepyeni bir bilgi okyanusu var. Bu teleskopun icadına benziyor, ama kütle çekimsel yayılmayı “görebilecek” bir teleskop.

Mizofoni: Sesler Yaşamınızı Zehir Ettiğinde

in İlginç/Sağlık
mizofoni

Yemek yerken çok fazla ses çıkaran birini tanıyor musunuz? Veya ayaklarını sürüyerek yürüyen birini? Birçok kişi bu durumları can sıkıcı buluyor. Ama bu sesler sizi tamamen çileden çıkarıyorsa nadir karşılaşılan sinirsel bir bozukluğunuz olabilir: Mizofoni

Bu talihsiz sinirsel olguya sahip olan en az bir kişiyi zaten biliyorsunuz: ben! Bir kara tahtanın tırnakla çizilmesi muhtemelen sizin de tüylerinizi diken diken eder. Ancak benim gibi insanlar için daha başka birçok farklı ses katlanılmaz olabiliyor. Size normal bir akşam yemeği konuşması gibi gelecek olan sesler, benim kulağımda “bir tek dileğim var” faciasına benzer bir etkiye yol açabiliyor.

Ağız şapırdatma ve yemeklerin diş arasında kütürdemesi kesinlikle dayanamadığım birçok farklı sesten sadece iki tanesi. Bazı yemek sofralarında işler o kadar sarpa sarıyor ki, bu katlanılmaz seslerden kurtulmak için yemeğimi bir an önce bitirmeye çalışıyorum.

Mizofoni Nedir?

Mizofoni esasen “ses nefreti” demek. Bazen “seçici ses duyarlılığı sendromu” şeklinde de ifade edilmektedir. Mizofoni tüm seslerden nefret ettiğiniz anlamına gelmez. Bazı ses gruplarından nefret ettiğinizi gösterir. Tetikleyici olarak adlandırılan bu sesler farklı kişiler için değişkenlik gösterebilir. Yaygın olarak karşılaşılan bazı tetikleyici seslere ağız şapırdatma, tıslama ve ayak sürümeyi örnek gösterebiliriz. Mizofonisi olan bazı kişiler bir kalemin tıkırdatılması veya kıpırdanıp durmak gibi sürekli tekrar eden hareketlerin yol açtığı seslerden de tetiklenebilirler.

Tabii ki birçok insan bu seslerden rahatsız olabilir. Hatta sorumlu olan kişinin yüzüne tiksinerek bakmanıza bile neden olabilir. Ama mizofonisi olan bir kişi tetikleyici bir ses duyduğunda tepkileri çok daha uç oluyor. Aşırı derecede öfkelenebiliyor, paniğe kapılabiliyor veya o ortamdan tamamen kaçıp uzaklaşabiliyorlar. Bazı insanlar terlemeye başlıyor ve kaslarının gerildiğini hissediyorlar. Bazıları ise öfkeden köpürebiliyor ve hatta birine zarar verebiliyor.

Mizofoni Neden Olur?

Mizofoni, araştırmacılar tarafından ilk defa 2000'li yılların başlarında tanımlandı. O zamanlardan bugüne kadar mizofoni ile ilgili tamamlanmış çalışma sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Bilim adamları henüz bu durumu tüm incelikleriyle kavrayabilmiş değildir. Ancak mizofoninin “limbik sistem” ile bağlantılı olabileceğini düşünüyorlar. Limbik sistem, duyguların kontrolünden sorumlu olan beyin bölümü. Mizofonisi olan bireyler tetikleyici bir ses duyduğunda limbik sistemleri “savaş ya da kaç” tepkisi üretiyor. Kişide ya kalıp bu durumu sonlandırmak için (savaş) ya da o ortamdan uzaklaşıp sesin tesirinden kurtulmak için (kaç) çok güçlü bir dürtü beliriyor.

Mizofoni İle Yaşamak

Tanısı nadiren konulan bir durum mizofoni. Bunun nedeni mizofonisi olan hastaların sık sık bu durumun tıbbi bir konu olduğunu fark etmemeleri olabilir. Ayrıca bu bozukluk tıp dünyası tarafından da çok iyi bilinmiyor. Her ne sebeple olursa olsun, toplum mizofoni konusunda çok fazla eğitilmemiş durumda.

Ve bu bozukluk derinlemesine anlaşılamadığı için, bu sorunla yaşamak durumunda olan kişiler ihtiyaç duydukları duygusal desteğe erişemiyor. Mizofonisi olmayan aile üyeleriniz veya arkadaşlarınız mızmızlandığınızı veya gereksiz tepki verdiğinizi düşünebiliyor. hatta sözde şaka olsun diye tetikleyici sesleri taklit ederek size sataşabiliyorlar. Bu durum mizofonisi olan kişiyi üzebilir, gerebilir, kaygılandırabilir veya paniğe sürükleyebilir.

Bazen bu durumu dile getirmenin faydası olabilir. Ancak birine sessiz olması gerektiğini söylemek veya her ne yapıyorsa durmasını istemek de kavgalara ve arkadaşlıkların bozulmasına yol açabilir. Dolayısıyla mizofonisi olan insanların sosyal olarak soyutlanmış hale gelebilmeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Hatta sevdikleri bir kişiye sözel veya fiziksel olarak zarar vermekten korktukları için, kendi kendilerini bile toplumdan soyutlayabiliyorlar.

Eziyetin Hafifletilmesi

Mizofoninin tam olarak iyileşmesini sağlayabilecek bir tedavi henüz bilinmiyor. Ama bazı yöntemler bu durumu olan kişilere yardımcı olabilecek gibi duruyor.

Örneğin bazıları “beyaz ve pembe sesler” in yok olmasını sağlayan işitme cihazlarını çok faydalı buluyor. Bu ilk aklınıza gelen işitme cihazları gibi bir şey değil. Sadece tetikleyici bir ses duyduğunuzda bu cihazı aktif hale getiriyorsunuz. Bu sayede tetikleyici sesin bir kısmı boğularak azalıyor. Ne yazık ki bu işitme cihazları çok pahalı olabiliyor

Mizofonisi olan diğer bazı insanlar ise tetikleyici seslerin kısılması veya kesilmesi için kulak tıkacı takmak gibi basit bir yöntemi işe yarar buluyorlar. Bu yöntemin dezavantajı ise tetikleyici olmayan diğer seslerin de duyulmayacak olması.

Mizofoninin bir diğer tedavi seçeneği ise “tinnitus yeniden eğitim tedavisi”. Bu yöntem rehberlik ve ses terapisi hizmetlerini içeriyor

Gözlerin Açılması: Star Trek’ten Tıp Bilmine

in Sağlık/Teknoloji
smart_lens

Star Trek (Uzay Yolu) evreni TV şovları ile başladı 1960'lı yıllardan itibaren izleyiciler yeni garip dünyalar keşfetmeye başlayabildi, yeni yaşam ve yeni medeniyetler araştırabildi ve ayak basılmamış yerlere cesurca gidebildiler. Bütün bunları oturma odası konforunda yaşadılar. Ama bir çıkmaz vardı. İzleyicilerin Star Trek evrenini tam olarak tecrübe edebilmeleri için şovu “izleyebilmeleri” gerekiyordu.

Görmek insanoğlunun baskın duyusu. Çoğu kişi dünya ile etkileşime geçebilmek için görüşe diğer tüm duyulardan daha bağımlıdır. Ama herkes görme duyusunu tam kapasite kullanamaz. 2014 yılında dünya genelinde yaklaşık 285 milyon kişide görme azlığı vardı. 4 milyonu Kanadalı olmak üzere 39 milyonu ise âma olarak nitelendiriliyordu. Ne mutlu ki modern tıp görüşü iyileştirmek ve belki de körlüğü yok etmek için yeni yollar buluyor.

Görme Azlığını Gidermek

Görme azlığı, körlükten çok daha yaygın bir sorun. Ancak British Columbia tarafından geliştirilmekte olan yeni teknoloji gözlük, kontakt lens veya lazer göz cerrahisine ihtiyaç duyan kişilere mükemmel bir görüş sağlayabilir.

Bir başka teknoloji ise biyonik lensler. Bunlar şeffaf esnek düğmelere benziyor ve her bir hastanın gözünün 3 boyutlu modeli temel alınarak ayrı ayrı hazırlanıyor. Yerleştirilen lensler göz içindeki kaslara bağlanıyor. Bu lensler aynı görüntüyü görmek için, gözünüzün doğal lensinin yüzde biri kadar enerjiye ihtiyaç duyuyor.

Bunların yanı sıra yaşlandıkça görme alanınız zayıflıyor. Sonuç olarak eninde sonunda katarakta yakalanabilirsiniz. Ama Ocumetic firmasının ürettiği bu biyonik lensler yaşamınız boyunca mükemmel görüşü sürdürebilmenizi sağlayabilir. Ve gözleriniz bozulan görüntüyü telafi etmek zorunda kalmayacağı için hiçbir zaman katarakta yakalanmazsınız. Klinik deneyler başladı, şirket bu ürünü 2018 yılında üretmeye başlamış olmayı ümit ediyor.

Gözlerin Açılması; Star Trek Stili

Geordi La Forge, Star Trek: The Next Generation ( Uzay Yolu: Yeni Nesil) filminin başmühendisi. Kör olarak dünyaya gelmişti ama giydiği bir vizör görmesine olanak sağladı. Sonrasında göz merceği implantları ise gözlerinin açılmasını sağladı. Bu her iki fikir de, görüşün zamanla bozulmasına yol açan tavuk karası (retinitis pigmentoza, gece körlüğü) isimli kalıtsal göz hastalığına şifa sunan yaratıcı tedavi yöntemleri.

Peki görme esnasında tam olarak ne oluyor? İlk olarak, ışık bir cisme çarpıp yansıyarak gözünüze erişiyor. Gelen ışık gözünüzdeki iki tip hücre tarafından algılanıyor: Çubuk ve koni hücreleri. Bu hücreler beyninize sinyal gönderiyor ve beyniniz bu bilgiyi yorumluyor. Birçok göz hastalığı çubuk ve koni hücrelerinin ölmeye başlaması ile ortaya çıkıyor. Bu durum beyne gönderilen sinyallerin zayıflamasına yol açıyor. Beyniniz bu sinyallere ulaşamazsa göremezsiniz.

Argus II Retina Protez Sistemi, biyonik bir göz gibi hareket eden implant, kamera ve vizör sistemlerinden oluşuyor. Biyonik göz, görüşün iyileşmesini veya gözlerin açılmasını sağlayan insan yapımı bir cihaz. İmplant gözümüzdeki ışık algılayan hücreleri aktifleştirmek için kameradan eriştiği bilgileri kullanıyor. Klinik deneyler esnasında Argus II giyen hastalar, daha önce yapamadıkları bir şeyi başardılar: hareketi algılıyorlardı.

Bu arada, Retina Implant AG şirketinin yarattığı bir cihaz, gözün içine yerleştirilen mini bir bilgisayar sistemi kullanıyor. Yerleştirilen bu implant 1500 ışık sensörü barındırıyor ve kulak arkasında bulunan bir cihaza bağlanıyor. Bu cihaz optik sinire, kullanıcısının şekilleri ve renkleri görebilmesini sağlayan elektrik pulsları (vuru) gönderiyor. Bu implantlar belki cam gibi bir görüntü sağlayamıyor. Ancak bu klinik çalışmanın katılımcıları ışığı algılayabiliyor ve hatta ışığın geldiği yeri tanımlayabiliyorlardı

Görmenin Parlak Geleceği

Görüşün iyileşmesini veya gözlerinin açılmasını sağlayacak teknoloji artık bir bilimkurgu fantezisi olmaktan çıktı. Star Trek’in görüşü iyileştirmeye yönelik kendi çağını aşan yöntemleri bile, bugün ulaşılabilir olan bazı teknolojilerin çok çok gerisinde kaldı. Öyle ümit ediyoruz ki, bir gün herkes görme duyusunu tam olarak kullanabilecek.

1 2 3
Go to Top